12/01/2010 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Berlin – Ocak 2010
Louis Althusser. Kapital’i okumadan Kapitali Okumak’ı yazmakla eleştirilen, yirminci yüzyılın ve bütün bir marksist düşünce evreninin en büyük, en sarsıcı ve en militan filozofu. Özellikle Türkiye entelijansiyasında yaşamının magazinel yönü çoğu kimseye daha popüler ve eğlenceli geldiği için Marksist düşünce evrenine yaptığı devasa katkılar ve sunmuş olduğu sarsıcı perspektif çoğunlukla ikinci planda kalmıştır.
Louis Althusser’i Kapital’i okumadan Kapital üzerine kitap yazmakla eleştirenlerin öncelikle kendilerinin Marksizm ile kurdukları ilişkiyi gözden geçirmeleri ve O’nun ortaya koymuş olduğu çaba, neredeyse kırk yıl hem teorik hem politik arenada vermiş olduğu büyük mücadele ve kelimenin tam anlamıyla trajik olarak sonlanan özel yaşamı ile kendi etkinliklerini ve eklektik okuma biçimlerini karşılaştırmaları gerekmektedir. Althusser tek bir metni ya da gelişi güzel seçilmiş kimi yayınları ile ele alınıp tüketilebilecek bir filozof değildir. Esas odaklanılması gereken nokta onun açmış olduğu yeni perspektif ve oluşturmuş olduğu “Althusserci” söylem biçimidir. Bu söylem biçimi aynı zamanda her filozofa olduğu gibi, O’na da özgün niteliğini verir.
Öyleyse Althusser’e özgünlüğünü veren şey nedir? diye sormak gerekmektedir. Genel olarak bilinenden farklı olarak, filozofun başlıca odağı ideoloji ve ideolojik aygıtlar sorunu değil, sınıflı toplumlarda üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin “yeniden üretim” biçimleridir. Yazmış olduğu metinler (özellikle İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, John Lewis’e Cevap, Marx İçin ve Yeniden Üretim Üzerine adlı metinler) bütünlüklü bir biçimde ele alındığı zaman görülecektir ki, özellikle ideoloji, ideolojik aygıtlar ve ideolojik çağırma (ideological interpellation) başlıkları doğrudan doğruya “yeniden üretim” sorununa bağlanırlar. Filozofun farklı zaman dilimlerinde, vazgeçmeden ve en ufak bir sapma göstermeden sık sık belirttiği gibi, bugünkü Marksist ödev esas olarak yeniden üretimin doğasını ve işleyiş koşullarını anlamak, başka bir ifadeyle, Marx’ın kaldığı yerden devam etmektedir. İdeoloji sorunsalının ve bu sorunsalın alt bileşenlerinin Althusserci söylemde doğru okunabilmesinin temel koşulu budur. Kilit öneme sahip bu nokta gözden kaçırıldığında (ya da görmezden gelindiğinde) konuyu bağlamından koparmak ve eklektizm çukuruna düşmek kaçınılmaz olacaktır.
O’nun önünde iki yol bulunmaktaydı: ya suya sabuna dokunmadan usta bir yorumcu olarak kalacaktı ya da büyük riskler alıp Marksist düşünce ve pratik evreninde “yeni bir kıta açmaya” girişecekti. Althusser, Gaston Bachelard yönetiminde, “Hegel Felsefesinde İçerik Nosyonu” başlıklı doktora tezini tamamlamasının ardından ikinci yolu seçti. Marx’ın açmış olduğu yoldan sapmadan, bu anayola çıkacak tali yolları inşa etmeye girişti.
Doktora tezi (ki Türkiye’nin usta felsefecilerinden birisinin o kendine özgü ustalığıyla belirtmiş olduğu gibi, “doktora teziniz felsefede sizin kim olduğunuzu” söyler) Hegel üzerine olan bir filozofun Hegel’i bilmemekle ve “Spinozacı olmakla” suçlanması da aynı anda hem ironik, hem trajik hem de ideolojiktir. Özeleştiri Öğeleri’nin “Spinoza Üzerine” adlı çarpıcı bölümü dikkatle incelendiğinde Althusser’in “Spinoza’ya sapması”nın temel nedeninin Marx’ı “daha iyi görebilmek için” Hegel’e sapması (detour) olduğu filozofun kendi ağzından duyulacaktır. Çeşitli politik kaygılar ve çekinceler nedeniyle bu ikna edici gelmezse, Fenomenoji’nin (Phenomenology of Spirit) önsözüne bakılabilir: “Ya Spinozacısınızdır ya da felsefeci değilsinizdir” der Hegel o müthiş önsözde. Bu alıntı bile başlı başına onlarca sayfalık bir makalenin konusudur. Kısaca söylemek gerekirse, Althusser’in Hegel’e ve Spinoza’ya yönelen “sapmalarının” -kimi zaman gizil, kimi zaman açık- temel nedeni Marx ve Marx’ı Marx yapan düşünsel kaynaklardır.
Büyük ölçüde kişisel kaygılarla karalanan bu beceriksiz metnin sonunda söylemek gerekir ki, Althusser in yalnızlığı ile Herakleitos’tan Spinoza’ya, oradan da Marx’a uzanan, kendine özgü bir filozof yalnızlığıdır, tarihsel bir yalnızlıktır.
Tags: Benedict Baruch Spinoza, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Louis Althusser, Marxism
Posted in Philosophy | 1 Comment »
17/10/2009 by lecturesymptomale
Posted in 1 | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Posted in Philosophy | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Istanbul/2009
Note: This article is a part of my PhD proposal submitted to Professor Frieder Otto Wolf last August.
Althusser’s ideology theory is a doctrine which has a huge impact upon the aftertime. On the basis of Marx, he explicitly points out and confirms the existential mode of ideology in social existence, i.e., the imaginative system of social unconsciousness. Althusser thinks that ideology itself has no history but it is eternal as an important dependent phenomenon of social relationship. In modern capitalist society, ideology becomes an important instrument of justifying the domination.
In Ideology and Ideological State Apparatuses (1969), Althusser defines ideology as “a ‘Representation ‘ of the Imaginary Relationship of Individuals to their Real Conditions of Existence.”[1] He sets forth two fundamental theses concerning the structure and functioning of ideology. First thesis is relevant to the object that is ‘represented’ in the imaginary form of ideology: “Ideology represents the imaginary relationship of individuals to their real conditions of existence.”[2]
Read the rest of this entry »
Tags: Ideological Interpellation, Ideology, Ideology and Ideological State Apparatuses, Karl Marx, Louis Althusser, Slavoj Žižek, Subject, The Subject Category, The Sublime Object of Ideology
Posted in Philosophy | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Londra/2007
“Fakat kendimi bütünüyle düşünmeye verirsem sözlerini nedensiz yere kullanmadım. Çünkü tüm bunları zihnimde açıkça görmeme rağmen tüm hırsı, duyusal arzuyu ve itibar sevgisini bir yana atamadım. Bir şeyi açıkça gördüm ki, zihnim bu düşüncelerle meşgul olduğu sürece söz konusu şeylerden uzaklaştı ve ciddi biçimde yeni amaca yöneldi. Bu durum beni oldukça rahatlattı. Çünkü gördüm ki bu kötülükler çare getirecek türden değillerdi. Başlangıçta bu süreçler seyrek ve sonlu olsa da, gerçek iyi benim tarafımdan aşama aşama daha iyi bilinmeye başladığında bunlar, özellikle de mülk edinmenin ya da duyusal arzu ve onur sevgisinin başka şeylere araç olarak değil, kendileri için arandıklarında zararlı fakat aşırıya kaçılmadığında ve kendileri için aranmadıklarında keyifli ve zararsız olduklarını, ayrıca uygun yerinde göstereceğimiz gibi, bir amaç için arandıklarında çok yararlı olduklarını gördükten sonra sık ve uzun süreli olmaya başladılar. Şimdi burada, kısaca da olsa, gerçek bir iyiden ve aynı zamanda en yüksek iyiden ne anladığımı açıklayacağım.”[1]
Spinoza’nın Anlığın İyileştirmesi Üzerine İnceleme (Tractatus de Intellectus Emendatione)* adlı 1661 tarihli ilk metninin bu etkileyici girişi filozofun yaşama bakışının ve onun nasıl biçimlendireceğine yönelik kavrayışının kategorik bir ifadesi gibidir. Spinoza, özel ve tekil bir durumdan çok, insanların ortak deneyiminin belirli bir açmazından hareket eder: Günlük hayatta karşılaşılan şeyler insanların belirli ölçülerde belirli maddi ve tinsel gereksinimlerini karşılasa da, bu dış değişkenler insanları bütünüyle tatmin etmekten uzak bir yapıya sahiptir. Bu nedenle insanlar gündelik hayatın koşullarının dayattığı ün tutkusu, mülkiyet hırsı ve duyusal hazlara bağımlılık nedeniyle bir biçimde ‘gerçekten’ uzak yaşarlar ve bunlarla zihinleri bulanmıştır. İnsanlar arasındaki karşıtlıklar ve çatışkılar önemli ölçüde bu başlıklar atında olan bitenlerden ileri gelir. Günlük hayatın karmaşası içerisinde ve dolayısıyla peşinden gidilen şeylerin sürekli olarak son aşamada açmazlardan ibaret olması ve mutsuzluğa götürmesi Spinoza’ya şu soruyu sordurur gibi görünmektedir: Öyle bir şey var mıdır ki peşinden gidip elde edildiğinde zihin huzurla dolsun ve sonsuz bir mutluluğa erişsin?
Read the rest of this entry »
Tags: Üçüncü Tür Bilgi, Benedict Baruch Spinoza, Epistemoloji, Summum Bonum, Tractatus de Intellectus Emendatione
Posted in Philosophy | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Kocaeli/2005
“Yeni ırkçılık” tartışması, kapitalist üretim tarzında üretim araçlarının gelişmesine bağlı olarak ırkçılık ideolojisinin de kendini yenilediği ve biçim değiştirdiği görüşü ekseninde süren bir tartışmadır. Yeni bir ırkçılığın varolduğunu savunan görüşlere göre, kendisine biyolojik farklılıkları temel alan ırkçı yaklaşım, yerini görünüşte herhangi bir toplumsal grubun bir diğerinden üstünlüğü düşüncesine dayanmayan, ancak kültürel farklılıklar üzerinden bir ayrımcılık ve dışlama pratiği olarak kendini gösteren bir fenomen halini almıştır. Buradaki temel belirlenim, yeni ırkçılık pratiğinin “farklı” kültürel formlara yönelik olmasıdır. Etienne Balibar’a göre, “Yeni ırkçılık ‘sömürgecilikten kurtuluş çağına, eski sömürgelerle eski metropoller arasındaki nüfus hareketlerinin tersine çevrilişi, insanlığın tek bir siyasal alan içinde parçalanışı çağına ait bir ırkçılıktır”.[1] Dolayısıyla yeni ırkçılık, sömürgeci Batı toplumlarının önemli bir siyasal sorunu olan göç olgusunu akla getirmektedir. Bugün özellikle Fransa’nın yaşadığı iç karışıklık göçmen sorununun boyutlarını gözler önüne sermektedir.
Read the rest of this entry »
Tags: 2005 Paris Ayaklanması, Etienne Balibar, Immanuel Wallerstein, Irkçılık, Milliyetçilik, Sinan Özbek
Posted in Philosophy | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Kocaeli/2005
Bu çalışmada milliyetçiliğin bir ideoloji olarak ortaya çıkmasının ve “toplumsal bir hayalet” olarak yerleşmesinin koşulları Benedict Anderson ve Etienne Balibar’ın görüşleri dikkate alınarak tartışılacaktır. Milliyetçilik olgusunun kökeni ulus devlet denilen toplumsal yapılanma biçimi ile ilişkilidir. Milliyetçilik konusunda yapılan çalışmalarda sıklıkla ulus devletin tarihsel arka planına ve ulus devletteki üretim tarzına gönderme yapıldığı dikkat çeker. Buna göre, milliyetçilik ulus devletin üretim tarzı olan kapitalizm ile birlikte düşünülmek durumundadır. Burada ele alınan sorunun çerçevesinin dışına çok fazla çıkılmaması amacıyla, ulus devletin ekonomi politiği ayrıntıları ile ele alınmayacaktır, fakat konunun bağlamını nesnel bir biçimde ortaya koyabilmek adına bazı temel hareket noktalarının ortaya konulması gerekli görünmektedir.
Read the rest of this entry »
Tags: Benedict Anderson, Etienne Balibar, Hayali Cemaatler, Irkçılık, Kapitalist Üretim İlişkileri, Kapitalist Sömürü, Milliyetçilik, İdeoloji, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları
Posted in Philosophy | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Kocaeli/2006
“Nasıl olur da insan hem özgür hem de yasaya bağlı olur, diye sormak gereksizdir, çünkü yasalar istemlerimizi saptayan birer belgedir sadece”.[1]
I.
Modern Batı siyaset felsefesi, toplumu ‘kurulan’ bir yapı olarak düşünmeye eğilimlidir. Buradaki başat kurucu kategori ‘akıl’dır. Batı düşüncesi insanı bir akıl varlığı olarak ele almakla işe başlar. Ahlaksallık, yasalılık, toplumsallık, uygarlık gibi nosyonlar bu düşünce içerisinde akılsallık dolayımı ile belirlenirler. Burada ele alınacak olan, batı düşüncesinde akılsallık üzerinden açıklanan toplumun kuruluşunda kurucu kavram olan ve olanaklı her politik edimin referansı olan ‘yasa’ kavramı ile bu yasanın toplumsal özne ile arasındaki ilişki sorunsalı olacaktır.
Read the rest of this entry »
Tags: Adalet, Doğal Hukuk, Franz Kafka, Hukuk Felsefesi, Jacques Derrida, jean, Jean Jacques Rousseau, Psikanaliz, Sigmund Freud, Totem ve Tabu, Yapıbozum, Yapıbozumculuk, Yasa
Posted in Philosophy | Leave a Comment »
27/09/2009 by lecturesymptomale
Ekrem Ekici
Kocaeli/2005
Martin Heidegger, ‘Metafizik Nedir?’ adlı eserinde bugüne kadar süregelmiş olan felsefi etkinliğin kökeninde ve nedeninde varolan; olanaklı tüm yüklemlemelerin ve nitelemelerin kaynağında yer alan ve bu bağlamda felsefenin kendisinin yöneldiği, olanaklılık bulduğu zemin olan ‘varlık’ problemini, felsefe tarihinde benzerine çok fazla rastlanmayan bir tutumla ‘hiçlik nedir?’ sorusu üzerinden kurmaktadır. Klasik anlamda varlık problemi kendisi üzerinden, yani ‘varlık nedir?’ sorusu üzerinden kurulmaktadır. Bu alandaki söylem, varlığın belirli bir bütünsellik ya da parçalılık, zorunluluk ya da olanaklılık biçiminden ele alınmasıyla biçimlenmiştir. Her çağın, o çağı ayırt edilebilir kılan temel dinamikleriyle o çağın varlık anlayışı belirli bir ilişki içindedir, başka bir ifadeyle ‘varlık’ her çağda bir çağı o çağ yapan ethos’un bakışıyla ‘varlık’tır. Söylemin kuruluşu bir anlamda ‘varlık’ın kuruluşudur. Burada, bu yazıda iki nedenden dolayı; birincisi, konuyu sınırlı tutmak bakımından, ikincisi, bu yazıyı yazanın yetkinlik düzeyinin böyle bir girişime el vermeyeceğinden varlık sorununun tarih boyunca geçirdiği dönüşümler, bir başka deyişle tarihte varlık probleminin ele alınışı gibi bir çalışmaya girilmeyecektir. Yalnızca Heidegger’in sorunu ele alış biçiminin özel bir nitelik taşıdığının vurgulanması bakımından, kendisinden önceki varlık felsefesinin temel karakteristiği anlaşılır kılınmaya çalışılmıştır.
Read the rest of this entry »
Tags: Hiçlik, Martin Heidegger, Metafizik Nedir?, Varlık
Posted in Philosophy | Leave a Comment »