Nazi Almanyası’nda Roman Soykırımı*

07/04/2012

Orta Avrupa coğrafyasına ilk Roman göçünün 1000 yıllık bir geçmişi olduğu tahmin ediliyor. Ama Romanların anavatanlarını neden terketmek zorunda kaldıkları, bugün bile tarih araştırmacıları için çözülmeyi bekleyen bir sır.

Erman Ohanyan**

Dilbilimcilerinin araştırmalarına göre Romanlar 12.- 14. yüzyıllar arasında Hindistan’dan çıkarak yayıldıkları ortaya çıkarıldı. Romanların ilk yurtları Kuzeybatı Hindistan; büyük olasılıkla da Güney Punjabi-Pandschabi bölgesi.

Bu bölgedeki Romanlerin konuştuğu dil olan Romanca, Hindi, Punjabi, Bengalı gibi bugünkü çağdaş Hindu dilleriyle yakın bir ilişki içinde.

Romanların anavatanlarını neden terketmek zorunda kaldıkları, bugün bile tarih araştırmacıları için çözülmeyi bekleyen bir sır.

Romanların sürekli olarak toplumdan dışlanmaları sonucu  ortaya çıkan “Çingene” adlandırması, tahmini olarak eski Yunancada “dokunulmazlar” anlamına gelen “atcindanoi” kelimesinden türemiştir. Bir diğer tez de kelimenin eski Türkçeye dayandığı yönünde; “Tsıgan”, “fakir, hiçbir şeye sahip olmayan insanlar” anlamına geliyor.

Romanlar, Pers İmparatorluğu ve Ermenistan üzerinden Anadolu’ya girdiler. Bununla birlikte her geçtikleri bölgede belirli bir süre gezgin olarak yaşamlarını sürdürdüler ve uzun süreler ikamet ettiler.

Avrupa’ya girişleri 14. yüzyıla rastlıyor. Yunanistan üzerinden geçtikleri için Avrupalı Romanlar için Yunanistan “ilk anayurt” önemini taşıyor. Yunanistan üzerinden 15. Yüzyıl başlarında Orta Avrupa’ya gelen Romanların bir diğer kısmı da ayrı bir güzergahı takip ederek Suriye üzerinden Mısır ve Kuzey Afrika’ya göçmüşler.

Almancanın hakim olduğu Orta Avrupa coğrafyasına ilk Roman göçünün 1000 yıllık bir geçmişi olduğu tahmin ediliyor. 1399 yılında bugünkü Çek Cumhuriyeti’ne (Bohmen) gelen Romanlarla ilgili ilk yazılı belge 1407 yılında Hildesheim şehir yazıcısının seyahatnamesinde karşımıza çıkıyor.

Avrupa’ya adım atan Roman gruplarının yerli halk tarafından pek de iyi karşılandıklarını söylemek mümkün değil.1451 tarihli Lindau kraliyet divan bildirisine göre Romanlar hain olarak adlandırılmış, buna paralel olarak “avlanmaları” ve “öldürülmeleri” yasallaştırılmıştı.

Böyle bir bildirinin yayınlanma sebebi ise Romanların Hıristiyan Dünyasında, Türklerin ajanları olarak faaliyet gösterdikleri kanısının oluşmasıydı.

1926 yılında Bavarya eyaletinde bir başka kanun daha çıkarıldı; “Çingenelere, serserilere ve işsizlere karşı mücadele” adındaki bu yasa uyarınca çalışabilecek durumda olan Romanlar çeşitli iş yerlerine yerleştirilip, çalıştırıldılar.

Bu tür bir yasanın ortaya çıkışındaki temel yargılardan biri, Romanların “per se” yani genetik olarak tembel oldukları yönündeki genel yaklaşımdı.

Bu kanaat gelecekte yönetime gelecek olan nasyonal sosyalistlere (Naziler) Romanları yok etme adına ilham kaynağı olacaktı. 1929 yılında ise Romanların genel olarak göçebelik yapmaları yasaklanıyordu.

Nazilerin Roman karşıtı politikaları

Buradan anlaşılıyor ki; Nasyonal sosyalistlerin1933 yılında iktidara gelmelerinin öncesinde  fazlasıyla Roman karşıtı yasa zaten yürürlülüğe sokulmuştu. Genelde hakim olan bu Roman karşıtı politikayı Nazi Partisi iktidarı daha da sıkılaştırdı. Romanların Alman ve Avusturya toplumundaki nüfus yoğunluğu 30 bin ila 35 bin kadardı ki bu 1933 yılı için toplam nüfusun binde beşlik dilimine denk geliyordu.

Buna karşın toplumdaki dışlanmışlıkları artarak devam ediyordu.  Henüz yeni iktidara gelen ulusal-sosyalistler, Roman karşıtı icraatlarını hemen uygulamaya koymuşlardı bile.

Romanların 1933 yılı itibariyle tiyatro, sinema ve müzikhollerde çalışmaları yasaklanmıştı. Bu ve benzeri yasaklar toplumsal yaşama da hemen sıçrayıverdi. İtfaiye örgütünde ve spor kulüplerinde çalışmaları sınırlandırılmaya başlandı.

1936 yılında Romanların seçme hakları tıpkı Yahudilere olduğu gibi ellerinden alındı. 5 Temmuz 1936’da içişleri bakanlığı “Çingenelerle mücadele” adıyla bir genelge yayınladı.

Bu genelge uyarınca yetkili kılınan Berlin polis şefliği, özellikle olimpiyat oyunları öncesinde genel bir “Çingene taraması” başlattı.

Bunları takiben Berlin kanalizasyon alanı Marzahn’da bir “Çingene kampı” kuruldu. Romanlar herhangi bir yasal takibat olmaksızın, sorgusuz sualsiz zorla bu kampa tıkıldılar.

Kampta toplanan Romanların bir bölümü Berlin’deki vagonlarda yatıp kalkanlardandı, buna karşın birçoğu yerleşik hayata çoktan geçmiş normal evlerde yaşayan hatta at tüccarı, sirk sanatçısı, seyyar satıcı gibi sabit bir mesleği olanlardı.

1937 ve 38 yıllarında çalışma yasakları artarak devam ediyor, postaneleri ve tren garlarını da kapsıyordu artık. Durum daima daha kötüye doğru ivme kazanıyor, Romanların sosyal yaşamla ilişkileri kesiliyordu.

Yasaklar restoranları, havuzları, marketleri, sinemaları, tramvayları ve hatta hastaneleri de kapsıyor, çocukların okula gitmeleri engelleniyor, sürücü lisansını almaları dahi imkansız hale getiriliyordu.

Nazi sterilizasyonu “etnik temizlik”

Öncelikle Nazi Almanya’sında ortaya çıkan sterilizasyon yasasının temellerini anlamaya çalışalım: Hitler kendi manifestosu niteliğindeki “Kavgam” (1925-26) adlı kitabında, zayıf ve fakirlere, zavalılara toplumda yer olmadığını, sadece güçlülerin hakim olması gerektiğini ve bu gerçekliğin sadece doğuştan zayıf ve hasta olanlar tarafından zalimlik olarak görülebileceğinden bahseder.

Bu paralelde Nazi ideolojisinin temelini, iddia ettikleri gibi “güçlülerin zayıflar üzerindeki hakimiyeti ve onlara boyun eğdirmeleri” oluşturmaktadır. Bireyi değerlendirmedeki genel kıstaslar, kişinin toplumu, halkı ve milleti için faydalı hizmetlerde bulunması aynı zamanda da bu hizmetin kullanışlılığı olarak sıralanabilir.

Nazi toplama kampında Roman çocuklar

İşte bu ilkeler etrafında birleşen faşist Alman iktidarı, kendi tanımlarınca “zayıf” olarak sınıflandırdıkları kitleleri, “yaşam için elverişsiz” sayarak önce kısırlaştırdılar ve akabinde yaşamlarını sürdürme haklarını, toplum için devam arzeden bir değere sahip olmadığı gerekçesiyle engellediler.

Bu bağlamda Naziler gerekli hukuki zemini de hazırlamaya başladılar. Nazilerin bu amaçla çıkardıkları ilk haksız yasa “kalıtsal hastalıkların önlenmesi” adını taşıyordu.

Bunu “ari ırkın korunması”nı  öngören “Nürnberg ulus yasası” ve “kraliyet vatandaşlığı” yasaları takip etti.

Bu noktada vurgulanması gereken tüm bu yasaların çıkarılmasındaki temel ve itici gücün Roman ve Yahudi halkına karşı olan kuruntulu ve yanıltıcı nefretten kaynaklandığıdır.

Romanların biyolojik olarak sınıflandırılması çalışmalarına yönetici olarak başkanlık eden ırk gözlemcisi Rober Ritter, 1936 itibariyle Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan ve yine kendi yönetiminde olan “Irksal Hijyen ve Nüfus Popülasyonu Biyolojik Araştırmaları” bölümünde çalışmalarını sürdürdü.

Önceleri Tübingen’de olan bu birim 1938 itibarıyla Berlin’e taşındı. Bu sözde bilimsel çalışmalar yürüten birimin öncelikli hedefi, “serseri, tembel ve bağımlıların” soyağaçlarını çıkarmaktı.

Aynı şekilde “yabancı ırklar ve onların Roman ve Yahudi melezleri” için de “melez biyolojisi” adı verilen çalışmalar yürütülüyordu.Bu araştırmaların temelinde yatan, ulaşılmak istenen ana hedef, ırklar ve suç işleme alışkanlığı arasında kalıtımsal bir bağın olduğunun kanıtlanmasıydı.

Bu heyecan, hedef veamaçla yola devam eden Ritter ve çalışma arkadaşları bir süre sonra “bilimsel çalışmalarını” noktalayarak ulaştıkları çılgın sonuçları yayınladılar.

Onlara göre “Çingeneler” toplum olarak dejenerasyona uğramışlardı ve neticesinde asosyal ve kriminalleşmişlerdi. Bununla da kalmayarak bu dejenerasyonun kalıtımsal olarak aktarılabileceğini öne sürdüler.

Bu sonuçlar çerçevesinde önerilen, tüm Romanların ve melezlerin gözaltına alınmasıydı. Çünkü Romanlar doğuştan asosyal ve kriminal olarak sınıflandırıldığından toplum için büyük tehlike arzetmekteydiler.

8 Aralık 1938’de Nazi Partisi şefi Heinrich Himmler‘in çıkardığı genelge, soykırım öncesi aktiviteleri legal zemine oturtacak son halka olarak yürürlülüğe girdi.

Genelge neticesinde birçok Roman, ivedilikle Avusturya’daki Daçau, Sachsenhausen, Buchenwald, Lackenburg gibi toplama kamplarında gözaltına alındı.1941’de 5000 kadar Roman Almanya ve Avusturya’dan Lizmannstadt’daki (Lodz-Polonya) gettolara sürüldüler. Oradan da kendileri için son durak olarak planlanan Chelmö (Polonya) imha kamplarına getirilip, gaz odalarına öldürüldüler.

Mart 1943’ten itibaren 23 bin üzerinde Roman, 10 Avrupa ülkesinden, Ausschitz-Birkenau toplama kampına sürüldü. Onların kaderleri de diğerlerininkinden farklı olmadı. Sadece 3 Ağustos 1944’te bir gece içinde 3000 Roman gaz odalarına öldürüldü.

Nasyonal sosyalistlerin ne kadar Romanı öldürdüklerini söylemek zor, ama tahminler bu sayının 220 bin ila 500 bin arası olduğunu gösteriyor.

Hitler birliklerinin işgalinin gerçekleştiği Fransa, Belçika, Polonya, Rusya, Sırbistan, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya gibi tüm ülkelerdeki Romanlar, Yahudilerle birlikte aynı kaderi paylaştılar. Bunun yanında birçok Roman “genetik hastalıkları önleme” yasası temel alınarak 1945 yılına kadar kısırlaştırıldı.

Nazi hükümeti tüm bu vahşeti, sözde bilimsel raporlar hazırlayarak savundu. Temel dayanakları ise belirttiğimiz üzere Roman halkının kalıtımsal olarak hasta oldukları üzerine kurulmuştu.

Kitlesel temizlik ve ötenazi, sistematik bir bağ içinde kitlesel imha tedbirleri kapsamında uygulamaya konulmuş ve yaklaşık 6 milyon kişinin hayatına maloldu.

Nazilerin tedbir olarak değerlendirdiği imha planının kaynağı ise sadece, ırksal saflık kuruntusu ile ari olduğuna inandıkları “kuzey ırkının” arınmış ve soyutlanmışlığıydı. (EO/HK/ÇT)

* 17 Aralık 2011 tarihinde bianet.org’da yayınlanmıştır: http://bianet.org/biamag/diger/134801-nazi-almanyasinda-roman-soykirimi

** Erman Ohanyan,  Potsdam Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Öğrencisi

Kaynakça

* Biesold, H.: Sterilisation im Hitler-Reich, Berlin 1985.

* Eibach, Ulrich: Zwangssterilisierung, Vernichtung, sogenannten „lebensunwerten” Lebens und Medizinische Versuche an Menschen im „Dritten Reich”.

* Franz, Hugo: Sinti und Roma, Fehlende Folgerung aus der Anerkennung als rassische Verfolge, „Anerkennung und Versorgung aller Opfer nationalsozialistischer Verfolgung”, Berlin 1991.

* Friedlander, Henry: Der Weg zum NS-Genozid, von der Euthanasie zur Endlösung , Berlin 1997.

* Körber, Uschi: Das Zwangslager Berlin-Marzahn, „Anerkennung und Versorgung aller Opfer nationalsozialistischer Verfolgung”, Berlin 1991.

* nationalsozialistischer Verfolgung”, Berlin 1991.

* Krausnick, Michail: Wo sind sie hingekommen, Der unterschlagene Völkermord an den Sinti und Roma, Gerlingen 1995.

* Lang, R. Michel: Lustig ist das Zigeunerleben…, Berlin.

* Loewy, Hanno: Holocaust: die Grenzen des Verstehens, Hamburg 1992.

* Matras, Yaron: Roma und Sinti in Hamburg, Hamburg 2000.

* Novak, Kurt: Euthanasie und Sterilisierung im Dritten Reich, Weimar 1984.

* Romani, Rose: Der nationalsozialistische Völkermord an den Sinti und Roma, Heidelberg 1992.

* Schmuhl, Hans-Walter: Rassenhygiene, Nationalsozialismus, Euthanasie, von der Verhütung zur Vernichtung „lebensunwerten” Lebens 1890-1945, Göttingen 1992.

* Spindler, Wilhelm: Protokolldienst 14/87, vergessene Opfer, Wiedergutmachung für die Betroffenen der Zwangssterilisation und des nationalsozialistischen Euthanasie-Programms, Tagung von 27. Bis 29. März 1987 in Bag Boll.

* Wlislocki, von Heinrich: Aus dem inneren Leben der Zigeuner, Frankfurt am Main 2008.

* Aktion Sühnezeichen Friedensdienste: „Verfolgungsgeschichte der Roma”, Nr. 3/Juni 1991.

* Die Zeit: „Geldverschwendung an schwachsinnige und Säufer”, Nr. 18, 25. April 1986.

*Pro ASYL: „Roma in Europa. Verfolgt und verdrängt”, 1989.

Advertisements

Yoldaş Cano’nun Ardından*

30/11/2011

EKREM EKİCİ

KASIM 2011

*20 Kasım 2011 tarihli BirGün gazetesinin Pazar ekinde yayınlanmıştır.

http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1321791797&day=20&month=11&year=2011

Latin Amerika’nın önde gelen anti-emperyalist devrimci mücadele örgütü FARC-EP ‘nin (Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia-Ejército del Pueblo/Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halkın Ordusu) baş ideologu ve baş komutanı Alfonso Cano, 4 Kasım tarihinde Kolombiya’nın güneybatısındaki Cauca eyaletinde askeri bir operasyon (Operación Odiseo) sırasında öldürüldü.

Yaşamının son 33 yılını devrimci mücadeleye vermiş olan Cano (asıl adı: Guillermo León Sáenz Vargas), örgütün kurucularından olan efsanevi önder Manuel ‘Tirofijo’ Marulanda’nın (asıl adı: Pedro Antonio Marín. ‘Tirofijo’, ‘attığını vuran’ anlamına gelir) 2008’de kalp krizi sonucu yaşamını yitirmesinin ardından FARC’ın 1964’teki kuruluşundan bu yana ikinci önderi oldu.

Cano’nun katledilişinin Güney Amerika’daki ve dünyadaki devrimci hareketler ve siyasi ‘konjonktür’ bakımından hangi olası anlamlara geldiğine ve nasıl okunması gerektiğine geçmeden önce, onun yaşamı ve devrimci kimliği ile FARC-EP örgütünün art alanı ve kısa ve tarihçesine değinmek faydalı olacak.

ALFONSO CANO: BİR ENTELEKTÜEL DEVRİMCİ SAVAŞÇI
Alfonso Cano, Guillermo León Sáenz Vargas adıyla, tarım bilimcisi bir babanın ve öğretmen bir annenin yedi çocuğundan beşincisi olarak, 22 Temmuz 1948’de Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da kentli orta sınıf bir ailede dünyaya geldi. İyi bir dansçı ve futbol tutkunu olan Cano, yirminci yüzyıl dünya devrimci hareketlerinin doruk noktasına ulaştığı dönemlerden biri olan 1968’de Kolombiya Ulusal Üniversitesi’ne girerek antropoloji eğitimi almaya başladı.

Aile içerisinde egemen olan muhafazakâr görüşlere karşın, Cano üniversite yıllarında radikal sol ile tanıştı ve kısa zaman içerisinde etkin bir öğrenci lideri olarak Kolombiya Komünist Partisi’nin (PCC) gençlik örgütüne katıldı. Daha sonra, üniversite eğitimini tamamlamadan Sovyetler Birliği’ne giden Cano, burada siyasi eğitimini tamamladıktan sonra, Kolombiya’ya döndü ve dolaylı olarak PCC ile bağlantılı olan FARC’a katılarak, kentli entelektüel kimliğini öne çıkarıp, gerillalara Marksizm üzerine dersler vermeye başladı.

1981’de evine yapılan bir polis baskını sonucu tutuklanarak Bogotá’daki La Modelo cezaevine konulan Cano, dönemin Kolombiya devlet başkanı Belisario Betancur’un ilan ettiği af sonucunda serbest bırakıldı. La Modelo’da geçen 18 ayın ardından, gerilla hareketi içerisinde daha etkin bir rol oynamaya karar veren Cano, FARC-EP örgütünün kurucularından, başlangıçtan itibaren baş ideologu ve aynı zamanda bir Marksist antropoloji uzmanı olan Jacobo Arenas (asıl adı: Luis Alberto Morantes) ile birlikte çalışmaya başladı. 1990’da Arenas’ın ölümünün ardından, Alfonso Cano örgütün baş ideologu oldu. 1990’lı yılların başında César Gaviria hükümetinin başlattığı müzakere sürecinde sekretarya üyesi olarak FARC’ı temsil etti.

Bu müzakere sürecinin başarısızlığının ardından, bir sonraki devlet başkanı Andrés Pastrana’nın başlattığı barış için diyalog sürecinde Cano daha çekimser ve uzlaşmaz bir tutum ortaya koydu. Bir düşünür olarak saygınlığının yanı sıra, oldukça yetenekli bir askeri stratejist de olan Alfonso Cano, 1990’dan itibaren FARC-EP’nin Kolombiya’nın güney batısındaki beş eyaletin önemli bir bölümünü elinde tutan ‘Batı Bloku’ gerilla cephesini yönetti.

Aralarında, 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan Valle del Cauca eyalet parlamentosu üyelerinin esir alınması eyleminin de bulunduğu 200’ün üzerinde eylemden sorumlu tutulan Cano, röportajlarında ‘savaş esirleri’ alma olgusunu temellendirdi ve asimetrik savaşta daha zayıf, devlet-dışı olan tarafın devletle aynı kurallara tabi tutulamayacağını savundu.

Efsanevi önder Marulanda’nın ölümünün ardından örgütün önderliğine getirilmesi, hareketin askeri kanadınının karşısında, 2010’da yine hükümetin bir askeri operasyonu sırasında katledilen Mono Jojoy’un (asıl adı: Jorge Briceño) temsil ettiği siyasi kanadının öncelik kazanması olarak yorumlanan Cano, önderliği devralmasının ardından, dağınık cephelere ayrılmış olan gerilla hareketi üzerinde otoriteyi sağlayıp, aynı zamanda Kolombiya’daki bir diğer devrimci mücadele örgütü olan ELN (Ejército de Liberación Nacional/Ulusal Kurtuluş Hareketi) ile, iki örgüt arasındaki stratejik rekabeti ortadan kaldırmaya yardımcı olan bir pakt imzalanmasına öncü oldu.

FARC-EP’e önderlik yaptığı 3 yıllık dönemde FARC’ın güçlü, zengin ve zinde bir devrimci örgüt olarak ayakta durmasına ve anti-emperyalist mücadelesini kararlılıkla sürdürmesine katkıda bulunan Cano, 4 Kasım Cuma günü Birleşik Devletler destekli olduğu açık olan, yüzlerce askerin katıldığı bir askeri operasyon sırasında boynundan aldığı kurşunla yaşamını yitirdi. O sırada Cauca’nın ormanlık arazisinde saklanmakta olan commandante Cano, arazide cüzdanının ve bazı kişisel eşyalarının bulunması sonucu teşhis ve takip edilerek Amerikan yanlısı neo-Faşist Kolombiya hükümeti tarafından 63 yaşındayken katledildi. Cano, ardında kendisi de devrimci mücadeleye katılmayı seçmiş olan bir erkek çocuk bıraktı.

CANO’NUN ÖLÜMÜNÜN YANKILARI
Latin Amerika’daki devrimci mücadeleyi anlamak, belki de ‘conquista’ya kadar geri giden beş yüzyıllık bir mücadele tarihini ve kültürünü anlamayı gerektirir. Güney Amerika’nın İspanyol sömürgeciliği tarafından 15. yüzyıldan itibaren kolonileştirilmesi ile başlayan ve kapitalizmin tarihinde bir dönüm noktası olarak, uygar Batı’da bilimden sanata, siyasetten felsefeye, hatta gündelik yaşam kültürüne kadar toplumsal yaşamın birçok alanına kapsamlı ve geri dönülmez olarak etki etmiş olan kölecilik ve buna karşı gelişen, siyasi düzlemde Simón Bolívar’dan Che Guevara’ya ve bugün FARC-EP’ye uzanan isyan ve devrim hareketleri, Latin Amerika’nın bugününe damgasını vuran mücadelelere karakter kazandıran temel unsurlardır.

Bugün özellikle Kolombiya’da tüm şiddeti ile sürmekte olan, Tupamaros’tan ELN’ye, Zapatistalar’dan FARC-EP’ye uzanan özgürlük hareketlerinin emperyalizme ve faşizme karşı sarsılmaz bir kararlılıkla sürdürdükleri savaş, Güney Amerika’da sömürgeciliğin başlangıç çağında 100 yıl içerisinde 70 milyon yerlinin öldürüldüğü, gümüş madenlerinin çevrelerinin köle cesetleri ile sarmalandığı topraklarda geçmesi bakımından, özelleşmiş bir tarihsel bakış açısı ile ele alınmak ve değerlendirilmek durumundadır. Başka bir deyişle, Latin Amerika’da köleciliğin ve sömürgeciliğin kanlı tarihi anlaşılmadan, kölelikten proleterliğe geçmiş halkların bugünkü anti-emperyalist mücadelesini anlamak mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda, bugün son derece önemli bir devrimci olan önderi katledilmiş olan FARC-EP, 47 yıldır yürüttüğü anti-kapitalist devrimci mücadele bakımından, neo-Faşizmin, yani modern emperyalizmin başat hedeflerinden biri durumundadır. Kolombiya’da FARC-EP hareketinin yenilgiye uğratılmasının Birleşik Devletler ve taşeronlarından birisi olan Kolombiya hükümeti tarafından ne derece önem arz ettiği, Cano’nun katledilmesinin ardından gelen resmi açıklamalardan da anlaşılabilir.

Operación Odiseo’nun ardından yaptığı ilk açıklamada, bir önceki Alvaro Uribe Vélez hükümetinde savunma bakanlığı görevinde bulunmuş olan Kolombiya devlet başkanı Juan Manuel Santos, bu harekatın örgütün kuruluşundan bugüne kadar almış olduğu en büyük darbe olduğunu söylemiş ve FARC-EP bünyesindeki devrimcilere teslim olma çağrısı yapıp, aksi takdirde “ya mezar, ya ölüm” tehdidini savurmuştur (Bununla birlikte, burada 2002 ile 2010 arasında Kolombiya devlet başkanlığını yapmış olan aşırı sağcı Alvaro Uribe’nin babasının 1983’de FARC gerillaları tarafından öldürülmüş olduğunu belirtmek gerekir). Bunun kamuoyuna yön vermeye yönelik bir ajitasyon manevrası olduğu açık olmakla birlikte, Emperyalizm yörüngesindeki dünya basını da bu çerçevede zafer çığlıkları savuşturmaya başlamıştır. Bunlar arasında en çarpıcı örneklerden biri olarak, Cano’nun ölümünün ardından 12 Kasım 2011 tarihli The Economist dergisinin[1] attığı haber başlığına dikkat çekmek gerekir: Top Dog Down (“Baş Köpek Düştü”). Makalenin sonlarına doğru, Cano’nun öldürülmesinin FARC’a indirilen büyük bir darbe olduğundan söz ediliyor ve hükümetin operasyonlar konusundaki kararlı tutumunun, örgütü müzakere masasına gelmeye ‘zorlayacağı’ öngörüsünde bulunuluyor.

UTANGAÇ MUZAFFERLER
Aynı şekilde, siyaset analisti Silke Pfeiffer, Foreign Policy’nin web sitesinde yayımlanan 8 Kasım tarihli makalesinde[2] “Cano’nun öldürülmesi, FARC’ın sonu mu?” sorusunu sorar ve örgütün onun yerini doldurmakta zorlanacağını ve ‘daha az uzlaşmaz’ bir önderin örgütün başına geçerek, müzakere kapısının aralanacağını ileri sürer.

Özellikle İngiliz ve Amerikan anaakım medyasının bu ‘utangaç muzaffer’ tutumu, FARC gibi bir örgütün önderinin ‘ortadan kaldırılmasına’ yönelik doğal bir reaksiyon olarak okunabilse de, örgütün kapitalist dünya basınının bakış açısından ne kadar ciddiye alındığının ve ‘endişe uyandırdığının’ bir göstergesi olarak anlaşılabilir.

Buna karşın, FARC-EP’nin Operación Odiseo’nun ardından yayınladığı 6 Kasım tarihli bildiride mücadeleden hiçbir surette taviz verilmeyeceği vurgulanmış ve devrimci kararlılığın altı bir kez daha çizilmişti: “Alfonso Cano yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür.”[3]

Görüldüğü gibi, her ne kadar anaakım dünya basını yaşananları yeni bir ‘dönemin’ habercisi olarak görse de ve Kolombiya hükümeti gürültülü ve mağrur, Birleşik Devletler yönetimi ise sessiz bir keyifle ellerini ovuştursa da, Cano’nun ölümünün devrimciler açısından büyük ve örnek bir yoldaşın kaybının acılı bir deneyimi temsil etmesiyle birlikte, mücadeledeki kararlılığın sürdürülmesi bakımından bir motivasyon kaynağı olacağı açıktır. Burjuvazinin heyecanını ve kafası karışık telaşını da bu şekilde yorumlamak mümkün.

CANO’NUN ARDINDAN FARC-EP
Cano’nun öldürülmesi ile boşalan önderlik için şu anda iki isim geçmektedir: 1980’li yıllarda FARC-EP’nin reel siyasetteki uzantısı Yurtsever Birlik (Union Patriotica) bünyesinde görev almış olan, FARC-EP sekretaryasının siyaset deneyime de sahip üyelerinden, 56 yaşındaki Ivan Maquez (asıl adı: Luciano Marin Arango) ve henüz 13 yaşında örgüte katılıp, yaşamının geri kalanında devrimci mücadele sürdürerek FARC içerisinde üst düzey askeri rütbelere yükselmiş olan 52 yaşındaki ‘Timochenko’ (asıl adı: Rodrigo Londoño-Echeverry).

Önderlik sorununun ne şekilde çözüleceği önümüzdeki süreçte açıklık kazanacak olmakla birlikte, kesin olan bir şey varsa, o da FARC’ın mücadeleden vazgeçmeyeceği. Devrimci mücadelede verilen kayıplar her zaman acıyı ve zorlukları beraberinde getirmiş olsa da dünya görüşünde tutarlılık ve devrimci kararlılık bu acıları deneyime dönüştürmede ve mücadeleyi ileri taşımada iş görecek yegane unsurlardır. Bu, öznel bir yorumlama biçimini temsil etmekten ziyade, tarihsel nitelikte nesnel bir gerçekliktir. Spartaküs hareketinden Paris Komünü’ne, RAF’ten Tamil Kaplanları’na ve FARC’a, bu mücadele tarihi bizzat şekillendirmiş ve Ulrike Meinhoff, Alfonso Cano gibi düşen birçok yoldaşın anısıyla yücelmiştir.

Cano’nun ölümünün ardından FARC’ın tüm dünyaya gönderdiği mesajla bitirmek gerekirse: “Bu, Kolombiya’da ezilenlerin ve sömürülenlerin en büyük önderlerinden birinin yasını tuttuğu ilk sefer değil. Onların yerini, cesaret ve zafere olan mutlak inanç ile doldurması da ilk değil. Kolombiya’da barış, bir gerilla teslim oluşuyla gerçekleşmeyecek, ancak ayaklanmayı doğuran nedenlerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşecek. Bu, devam edecek olan politik bir hattır.

Yoldaş ve komutan Alfonso Cano öldü. Siyasi çözüm ve barışa en tutkulu biçimde ikna olmuşken düştü. Komutan Alfonso Cano’nun anısına!”[4]

Compañero Alfonso Cano, ¡Presente!*

NOT: Cano’nun katledilmesinin ardından FARC-EP yeni liderini seçti. ”Timochenko” kod isimli 52 yaşındaki Timoleon Jimenez’in (gerçek adı Rodrigo Londoño Echeverri), Cano’nun yerine örgüt liderliğine seçildiği açıklandı.

[1] Bakınız http://www.economist.com/node/21538205?fsrc=scn/fb/wl/ar/topdogdown

[2] Bakınız http://www.foreignpolicy.com/articles/2011/11/08/alfonso_%20cano_killed_the_end_of_farc

[3] Bakınız http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html

[4] Bakınız http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html

* Yoldaş Alfonso Cano, yaşıyor!

Mısır ve ‘Demir Ökçe’: Sanal Darbe Pazarlıkları

13/02/2011

Şubat 2011

Artık burjuva basını da açıkça söylüyor. Mısır’da asker Mübarek’e ‘ya in ya da biz indirelim’ diye buyurmuş.

Öyle görünüyor ki günümüzde, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir ideolojik bombardıman söz konusu. Saldırı çok şiddetli ve hipnotize edici bir etkisi var – belki, şu an için çok ham bir tasarruf olabilir fakat – anlaşıldığı kadarıyla, yeniden üretimin üstyapısal alanında büyük bir dönüşüm gerçekleşiyor. Bu da devletin ideolojik aygıtları ile baskı aygıtın gitgide kaynaşıp bir madalyonun iki yüzü haline gelmesi sayesinde oluyor. Örneğin bundan 30 – 40 yıl öncesinde durum böyle değildi. Baskı aygıtı, ideolojik aygıtların -hem teknolojik hem de sosyal anlamda- yetersiz ve devre dışı kaldığı noktada devreye giriyordu.

Bana kalırsa teknolojinin bugünkü evrimini de böyle okumak gerekiyor. küresel kapitalizm özellikle İnterneti ve İnternet teknolojilerini kullanarak, baskı aygıtı ve ideolojik aygıtın yanında belki de teknoloji aygıtı olarak adlandırılması uygun olacak olan bir unsuru ekledi ve görünürde, söz konusu kaynaşmayı da bu sağlıyor.

İnsanlar bugün örneğin Mısır’daki “halk” (bakınız; sınıf değil, halk) ayaklanmasında (!) internetin ve internet üzerinden örgütlenmenin (!) rolünü konuşuyor. Fakat bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu izin ve onay kimden ve nereden sağlanıyor diye sormuyor.

Haberlere ve özellikle de fotoğraflara baktıkça ironinin boyutu daha da büyük görünüyor. Fakat olan bitenin devrimciler için çok açık olması gerekir. Aynen sevgili yoldaşımız Jack London’un Demir Ökçe’de anlattığı gibi yürüyor her şey. Fakat bugünkü biçimleri ile. Jack London’un hayranlık uyandıran öngörü ve imgelemi ile ortaya koyduğu resim, – ideolojik bakımdan çok daha sofistike ve bulanık renklere boyanmış olsa da – halen karşımızda duruyor. Belki bu, başka bir yazının konusu olabilir. Belki de devrimci geleneğin edebi ve kültürel miraslarına geri dönmenin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu günlerde yaşıyoruz. Tek bir cümleyle söylemek gerekirse, bugünün devrimcisinin tarihsel sorumluluğu, ‘konjonktürü’ nesnel bir zeminde anlamak olmak durumunda.

Küresel kapitalizmin bugünkü biçimi, yani teknolojik demir ökçe (tabirimi mazur görün, daha iyi bir sembol üzerinde düşünüyorum) kendisini ayakta tutan yer yüzündeki enerji kaynakları tükenene kadar devam edecek. Dolayısıyla ben belki bir yüz yıllık bekleme sürecine girdiğimizi düşünüyorum. Bundan beş yüz yıl sonra bir ‘insan kardeşliği çağında’ (bkz. Jack London; Demir Ökçe) belki bugünün devrimcilerini anlatmayacaklar. Fakat bir elli ya da yüz yıl sonraki yoldaşlarımızı anlatacaklar. Bizim oraya çalışmamız, ve bir zemin hazırlamamız gerekiyor. Belki hiçbirimiz birer Ernest Everhard ya da Avis Everhard olamayacağız. Fakat onların ortaya çıkması için devrimci mirasın korunması ve genişletilmesi gerekiyor.

Mısır’a dönecek olursak, bana kalırsa iki gün önce olan şeyin büyük bir sembolik önemi var. Yeni kapitalizm orada büyük bir zafer ilan etti. Bu zaferin anlamı bir yenilenme ve asgari hasarla zaten var olan kabuk değiştirmenin resmi olarak ilan edilmesi gibi okunabilir. Biraz daha bekleyip göreceğiz. Belki de bir tür Neo-Social Democracy çağındayız.

“Ne Yapmalı”ya o kadar çok takıldık ki, “Ne Yapmamalı”yı unutmak üzereyiz.

TEKEL workers launch indefinite sit-down strike

12/10/2010

http://www.emekdunyasi.net/en/labour/9306-tekel-workers-launch-indefinite-sit-down-strike

The 4-C regulation, which was presented by the Justice and Development Party (AKP) Government despite the 78-day long resistance of the TEKEL workers as well as the public pressure, left the TEKEL workers unemployed.

Workers of TEKEL (Turkey’s former state-run alcohol and tobacco monopoly), whom were not employed elsewhere or were disallowed to start working, launched resistance in front of the headquarters of Tek-Gıda-İş Union, union of TEKEL workers, in Istanbul Tuesday.

The new address for the TEKEL workers to resist is the entrance of the Tek-Gıda-İş Union headquarters in Levent, Istanbul. The workers, who went to the Union to discuss with Mustafa Türkel, head of Tek-Gıda-İş, were stopped to enter in the Union building. The workers have set up a camp and launched a sit-down strike. “The second TEKEL Resistance has now begun,” TEKEL workers said.

Following the end of the job loss compensation payment as of October 1st and upon the Union’s back out on all of its promises, TEKEL workers, who previously resisted 78 days in the first months of this year, have launched a sit-down strike in front of Tek-Gıda-İş Union headquarters in Istanbul.

Some 25 representatives of TEKEL workers, coming from Hatay, İzmir, Tokat, İstanbul and Batman, convened at Tez Koop İş Union headquarters. After the meeting the workers started a march toward Tek Gıda İş building. There the workers encountered a barricade formed by the police. When the workers tried to enter the Union building, they were blocked by the police. Thereon the workers began shouting slogans, “Everywhere TEKEL, everywhere resistance,” “Union’s job is to protect the workers,” and “The workers are right here, where are the unionists?”

The workers, who had launched resistance against the privatization of TEKEL in December 2009 and stayed in tents in front of the Confederation of Turkish Labor Unions (Türk-İş), have set up a new camp in front of Tek-Gıda-İş headquarters this time. The workers, who are still unemployed despite signing up the 4-C regulations, went to the Tek Gıda İş Union in Tuesday morning.

Reacting to the failure of the Union in implementing the previously made action decisions, to the Union complying with the 4-C Contracts that was imposed to the workers and leaving the decision on the subject in the hand of Constitutional Court, the workers wanted to discuss with the Türk-İş chairman Mustafa Türkel. However, there were riot police at the gates, waiting for the workers. Their demand to discuss with Türkel was also rejected.

A resistance, similar to the previous one in Ankara*

Thereon, the representatives of the workers, coming from Hatay, İzmir, Diyarbakır, İstanbul, Batman and Samsun, have set up tents in front of the Union building.

The job loss compensation payment has been stopped as of Oct. 1st, despite signing the 4-C Contracts, the workers are still unemployed and despite some of the workers have been assigned to new working places, they still could not restart working, the workers said.

Underlining the fact that the Tek-Gıda-İş Union administration broke its promises, the worker representatives specify that nothing has changed in their situation since April 1st.

“Mustafa Türkel, who was roaring on behalf of the workers during the 78-day resistance, adviced last month that the workers should apply for 4-C contracts,” said İmam Yargıcı, a representative of TEKEL workers based in Hatay. “We have come over here as the worker representatives from different cities. He [Türkel] does not take us seriously to discuss. He puts riot police on the gate. In case our discussion demand is not considered, they will face a new resistance, which will be as strong as the previous one in Ankara,” Yargıcı added.

The workers are maintaining the indefinite sit-down strike within the tents set up in front of Tek-Gıda-İş headquarters in İstanbul.

Press Statement of TEKEL Workers

TEKEL Workers made a press statement in front of the Tek-Gıda-İş Union headquarters. The press statement is as below.

“As of October 1st, the job loss compensation payment has been halted. While we had admitted to sign 4-C Contracts, but the government backs out on its promises, so we are still unemployed. There are workers who are still unemployed despite signing the 4-C Contracts and workers, who were transferred to new working places, are disallowed to restart working.

Since the number of the members of the Constitutional Court increased from 11 to 17, the Court does think that it is not fair to decide on the issue with 11 members only, the issue should be discussed again under the new form of the Court. And this clarifies which side the Court stands.

Moreover, Tek-Gıda-İş Union administration has never kept its promises for struggle given to the workers and to the public since April 1st. The Union escapes from struggle.

Within these circumstances, either we will bow down before our fate and accept what the government gives us, or we will keep on forcing Tek Gıda İş, a union that was founded by the great effort of TEKEL workers, to launch the struggle.

We are once again at the gates of Tek-Gıda-İş. We were at the gates Türk-İş in July. We are here for asking union administration to keep its promises for the TEKEL workers. We have come here to prove that our 78-day long resistance was not for nothing. We have no choice but struggling against the 4-C implementation and subcontracting becoming a general working model.

In every area, from healthcare to education, from shipyards to municipalities, from service sector to production units, the job security is being annihilated. Temporarily contracted, subcontracted and casual labor based work models are becoming widespread. Neither TEKEL workers nor the Tek-Gıda-İş Union can resist against this current alone. However, the vanguards of the 78-day long resistance and Unionists cannot and should not evade responsibility. This is the expectation of working class.

Tek Gıda-İş administration cannot evade responsibility. What is expected from Tek-Gıda-İş, is to lead the struggle. It cannot go anywhere with insulting workers who are in struggle and accusing them as ‘terrorists’. It cannot represent an example of contentious unionism by hiding in the shadow of the riot police.

You set up a police barricade before us. You forgot the days of struggle side by side. In January and February there were AKP Government and Türk-İş Administration on the other side of barricade. And today?

On our side of barricade, there is no Türk-İş or Tek-Gıda-İş officer. Will Tek-Gıda-İş become a supporter of AKP Government and Türk-İş, or will it struggle with the workers who fight for their rights? There is no three-sided barricade: Either you are with us, or you are with them against us!

By looking at the number of the worker representatives here today, do not think that the workers are not ready for struggle. Do not misinterpret the fact that we are here as representatives of the workers only. Tek-Gıda-İş should also not misunderstand this. TEKEL workers watches the oppression of the police and union on the workers in struggle from April 1st.

However, there is a limit of the patience of the TEKEL workers, as everyone. No one dare to push that limit.

Tek Gıda-İş for action!

Union is home of the workers!

Those who do not struggle against 4-C, betray the working class!”

* Thousands of workers began protesting in front of the Türk-İş headquarters in Ankara in December. They demonstrated for two and a half months, demanding to be transferred to other public offices with their rights and benefits intact following the privatization of Tekel.

Emmely’nin mücadelesi: “Bir parmağı kırabilirler, fakat beş parmak bir yumruk eder!”*

16/09/2010

*Makale 15.09.2010 tarihinde http://www.emekdunyasi.net adlı web sitesinde yayınlanmıştır.

İlgili link: http://www.emekdunyasi.net/ed/isci-sendika/8801-bir-direnis-sembolu-emmely

Ekrem Ekici – Berlin, Sep. 2010

Barbara E. ya da çağdaş işçi hareketleri için artık sembolleşen adıyla “Emmely”…

Bundan iki yıl once, 2008 yılında, 31 yıl aralıksız çalışmış olduğu, Almanya’nın önemli süpermarket zincirlerinden olan Kaisers-Tengelmann AG (kısaca Kaiser’s) mağazasından görev başındayken 1.30 euro “çaldığı” iddiasıyla işten çıkarılan ve bugüne gelen süreç içerisinde Almanya’daki çağdaş kapitalist baskı ve sömürüye karşı verdiği ve sonunda kazandığı mücadele ile özel olarak Almanya çapında, genel olarak ise uluslararası çaptaki işçi sınıfı mücadelesine güven ve yeni bir soluk kazandıran, kapitalizm karşısındaki mücadelenin her ne boyutta olursa olsun,  kazanımları zorunlu olarak beraberinde getireceğini yeniden kanıtlayan bir isim. Read the rest of this entry »

An Attempt for an Essay to Observe the Kinship Between Philosophy, Art and the Political

13/06/2010

Ekrem Ekici

Berlin / June 2010

In various moments of his theoretical line, Louis Althusser, one of the most prominent figures of the 20th century Marxist theory tradition, persistently says that philosophy, “in the last instance”, represents the class struggle in the theoretical level. Thus, in every period of the history -and of its own history – philosophy has represented and will be representing certain class positions as the most crystallized and the highest form of human intellectual activity. However, class position cannot be thought independently of a specific and holistic “worldview” [Weltanschauung].

Worldview itself, in the last instance, is a mode of perception concerning the necessity and objectivity. Science of history and anthropology indicate that in the earliest stage of the occurrence of the human consciousness, the first conceptualizations of humans towards nature and the existence itself was expressed through the artistic activity. As the an expression of the first “worldview”, this artistic activity had emerged as a mode of taking position toward objectivity.

Read the rest of this entry »

Class Struggles and Political Force Relationships in Turkey Today: The TEKEL Resistance at a Glance*

12/02/2010

Ekrem Ekici / Ceren Türkmen

Berlin – February 2010

While the workers’ movement that had remained marginalised from Turkey’s political stage for nearly 30 years following the 1980 military coup that brutally repressed the political left, today we are witnessing an astonishing political awakening of the working class in Turkey.

The social picture in Turkey and North Kurdistan is now distant from class compromises, just as they are known to us in the former class compromises of the Fordist Global North. The official unemployment rate in Turkey stood at the level of 15.6 per cent. However, the actual rate is at a point far higher, as a vast amount of people still practicing subsistence agriculture or are undocumented urban residents.

The increasing labour fights of recent times seem to mark a new conjuncture of labour movements. Since 2000, eight strikes have been “suspended” due to the fact that they had seemingly posed “threats to national security” – meaning a military-forced systematic strike ban, regarding to the article in the constitution which has taken effect in 1982 by the enforcement of the junta that realised the 1980 vicious military coup. The current resistance of the workers of TEKEL (public enterprise which produces tobacco, alcoholic drinks and spirits), succeeded to set an example. Read the rest of this entry »

“Althusser Sorunsalı” Üzerine Kısa Kısa (1)

12/01/2010

Ekrem Ekici

Berlin – Ocak 2010

Louis Althusser. Kapital’i okumadan Kapitali Okumak’ı yazmakla eleştirilen, yirminci yüzyılın ve bütün bir marksist düşünce evreninin en büyük, en sarsıcı ve en militan filozofu. Özellikle Türkiye entelijansiyasında yaşamının magazinel yönü çoğu kimseye daha popüler ve eğlenceli geldiği için Marksist düşünce evrenine yaptığı devasa katkılar ve sunmuş olduğu sarsıcı perspektif çoğunlukla ikinci planda kalmıştır.

Louis Althusser’i Kapital’i okumadan Kapital üzerine kitap yazmakla eleştirenlerin öncelikle kendilerinin Marksizm ile kurdukları ilişkiyi gözden geçirmeleri ve O’nun ortaya koymuş olduğu çaba, neredeyse kırk yıl hem teorik hem politik arenada vermiş olduğu büyük mücadele ve kelimenin tam anlamıyla trajik olarak sonlanan özel yaşamı ile kendi etkinliklerini ve eklektik okuma biçimlerini karşılaştırmaları gerekmektedir. Althusser tek bir metni ya da gelişi güzel seçilmiş kimi yayınları ile ele alınıp tüketilebilecek bir filozof değildir. Esas odaklanılması gereken nokta onun açmış olduğu yeni perspektif ve oluşturmuş olduğu “Althusserci” söylem biçimidir. Bu söylem biçimi aynı zamanda her filozofa olduğu gibi, O’na da özgün niteliğini verir.

Öyleyse Althusser’e özgünlüğünü veren şey nedir? diye sormak gerekmektedir. Genel olarak bilinenden farklı olarak, filozofun başlıca odağı ideoloji ve ideolojik aygıtlar sorunu değil, sınıflı toplumlarda üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin “yeniden üretim” biçimleridir. Yazmış olduğu metinler (özellikle İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, John Lewis’e Cevap, Marx İçin ve Yeniden Üretim Üzerine adlı metinler) bütünlüklü bir biçimde ele alındığı zaman görülecektir ki, özellikle ideoloji, ideolojik aygıtlar ve ideolojik çağırma (ideological interpellation) başlıkları doğrudan doğruya “yeniden üretim” sorununa bağlanırlar. Filozofun farklı zaman dilimlerinde, vazgeçmeden ve en ufak bir sapma göstermeden sık sık belirttiği gibi, bugünkü Marksist ödev esas olarak yeniden üretimin doğasını ve işleyiş koşullarını anlamak, başka bir ifadeyle, Marx’ın kaldığı yerden devam etmektedir. İdeoloji sorunsalının ve bu sorunsalın alt bileşenlerinin Althusserci söylemde doğru okunabilmesinin temel koşulu budur. Kilit öneme sahip bu nokta gözden kaçırıldığında (ya da görmezden gelindiğinde) konuyu bağlamından koparmak ve eklektizm çukuruna düşmek kaçınılmaz olacaktır.

O’nun önünde iki yol bulunmaktaydı: ya suya sabuna dokunmadan usta bir yorumcu olarak kalacaktı ya da büyük riskler alıp Marksist düşünce ve pratik evreninde “yeni bir kıta açmaya” girişecekti. Althusser, Gaston Bachelard yönetiminde, “Hegel Felsefesinde İçerik Nosyonu” başlıklı doktora tezini tamamlamasının ardından ikinci yolu seçti. Marx’ın açmış olduğu yoldan sapmadan, bu anayola çıkacak tali yolları inşa etmeye girişti.

Doktora tezi (ki Türkiye’nin usta felsefecilerinden birisinin o kendine özgü ustalığıyla belirtmiş olduğu gibi, “doktora teziniz felsefede sizin kim olduğunuzu” söyler) Hegel üzerine olan bir filozofun Hegel’i bilmemekle ve “Spinozacı olmakla” suçlanması da aynı anda hem ironik, hem trajik hem de ideolojiktir. Özeleştiri Öğeleri’nin “Spinoza Üzerine” adlı çarpıcı bölümü dikkatle incelendiğinde Althusser’in “Spinoza’ya sapması”nın temel nedeninin Marx’ı “daha iyi görebilmek için” Hegel’e sapması (detour) olduğu filozofun kendi ağzından duyulacaktır. Çeşitli politik kaygılar ve çekinceler nedeniyle bu ikna edici gelmezse, Fenomenoji’nin (Phenomenology of Spirit) önsözüne bakılabilir: “Ya Spinozacısınızdır ya da felsefeci değilsinizdir” der Hegel o müthiş önsözde. Bu alıntı bile başlı başına onlarca sayfalık bir makalenin konusudur. Kısaca söylemek gerekirse, Althusser’in Hegel’e ve Spinoza’ya yönelen “sapmalarının” -kimi zaman gizil, kimi zaman açık- temel nedeni Marx ve Marx’ı Marx yapan düşünsel kaynaklardır.

Büyük ölçüde kişisel kaygılarla karalanan bu beceriksiz metnin sonunda söylemek gerekir ki, Althusser in yalnızlığı ile Herakleitos’tan Spinoza’ya, oradan da Marx’a uzanan, kendine özgü bir filozof yalnızlığıdır, tarihsel bir yalnızlıktır.

www.sendika.org :: Sinan Özbek İle Röportaj

17/10/2009

www.sendika.org :: Sinan Özbek

What Does It Mean To Be a Revolutionary Today?

29/09/2009